TÜRK
BAŞÖRTÜSÜ NEYİ ÖRTÜYOR?
Sekülarizmin
Türkiye’deki
avukatları bölgemizde yaygın bir şekilde görmeye alıştığımız “tekfirci”
eğilimlerin mantığıyla hareket ediyorlar. İnanan insanların en basit ve
tabii olan kendini ifade etme haklarını reddediyorlar. Toleranstan
uzak, ötekine ve farklılıklara alan bırakmayan bu eğilim bölgemizin
karakteristik özelliği olmaya başlıyor.
En son
başörtüsü krizi
bahsettiğimiz toleranssızlığın bir yönünü yansıtıyor. Krizi tetikleyen
ve yakınlarda gerçekleşen olay Danıştay hakimlerinden birisinin silahlı
saldırı sonucu öldürülmesiydi ki o hakim bir bayan öğretmenin
müdürlüğe terfisini engelleyen hükme imza atmıştı. Bayan öğretmenden
okullarda ve kamu kurumlarında başörtüsünü yasaklayan ancak evde ve
okul yolunda, sokakta başörtüsüne karışmayan kanuna boyun eğmesi
istendi. Bu yasak aşırı derecede laikçi bir yasaktı, öyle ki hepimizin
malumu olan son dönemde fazlaca tartışılan ve sonuç olarak zayıflamaya
başlayan Fransız kanunlarının okullarla ilgili tutumundan da daha katı
bir tutumdu. Fransa’da en azından insanlar bu yasağın Fransız
yasalarının şemsiyesi altında olan herkes için, yani sadece Müslümanlar
için değil Müslüman olmayanlar için de geçerli olduğunu düşünmeye
başladılar son zamanlarda.
Ancak
Türkiye’de durum
farklı. Sahnede olan şey çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede dinlerin
arasında herhangi bir ayırımı tetiklemek değildir. Başörtüsü meselesi
bünyesinde daha mühim bir olayı barındırıyor. Türkiye’de birileri
aslında din ne kadar masum olursa olsun dine ait sembolleri yasaklayan
rejimin sahibi olarak görüyor kendisini. Bu sorun artık hangi parti
olursa olsun siyasi iradeyle kendisine yön bulamıyor. İnsanlar dış
görünüşleri veya giyim kuşamlarıyla hüküm giyiyorlar. Bu, dine karşı
takınılan aşırı düşmanca bir tavırdır ve Atatürk’ün sekülerlik
anlayışıyla ilişkilendirilmektedir. Böylesi bir aşırıcılık belki de
kontra bir aşırıcılık doğuracak ve ilerleyen dönemlerde sivil yaşamın
temeli olan diyaloga ve farklılıklara karşı müsamaha gösterilmesine
iyiden iyiye mani olacaktır. Türkiye’de başörtüsüne karşı takınılan
tuhaf tutum nedeniyle kız üniversite öğrencileri yurtdışında, özellikle
Avrupa’da, daha çok Fransa, Avusturya, Almanya ve İngiltere’de kendi
ülkelerindeki yasağın aksine başörtüleriyle okumaktadırlar. Aslında bu
yasak en basitinden bireysel özgürlüğe hiçbir şekilde uymayan ve
demokrasilerde mümkün olamayacak bir yasaktır. Bu yasak ancak
diktatörlüğe yakışabilir.
Durumu
daha da absürd
hale sokan ise bir yandan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip
Erdoğan’ın (kendisi laik sistemi tahrik etmekle suçlanmaktadır) Avrupa
Birliğine girilmesini savunan siyasilerin içinde saf tutması ve öte
yandan M. Kemal Atatürk’ü savunduğunu söyleyenlerin ki bu insanlar bir
zamanlar Marksizmi ve aynı zamanda Leninizmi de savunuyorlardı, Avrupa
Birliğine girmeyi en büyük tehdit olarak okumalarıdır. Aslında bunun
altında yatan gizli de olsa askeri bir müdahale ihtimalidir, üstelik
gücünü seçimlerden ve yasalardan alan bir oluşuma karşı. Hiç şüphe yok
ki Türkiye askerlerin kendilerini rejimin bekçileri olarak gördükleri
tek demokratik ülkedir. Ordu daha önce birden çok defa yaptığı gibi
seçilmiş iktidara karşı müdahale planları yapmaktan hiç çekinmeyecektir
ve şimdi de bunu kısık sesle seslendirmektedir. Orgeneral Hilmi Özkök
sokaklarda hükümetin politikalarına ve başbakana karşı sekülerliği öne
çıkarıp gösteriler yapanlardan ve yürüyenlerden bu eylemlerine ara
vermemelerini rica etmiştir. Başbakan İslam Dinini Türk kimliğinin bir
parçası şeklinde takdim edebilmek için çaba göstermektedir. Bu öyle bir
kimlik ki Türk modernleşme tarihinin son 80 yılında demokratik olmayan
yollarla dirençlere maruz kalmıştır.
Elias Harfouch, El-Hayat Gazetesi
Çev. Salih Acar
Bilgi Hikmet
Ana Sayfa